
Salgında Bir Aşk : Perfect Sense Film İncelemesi
“Karanlık vardır. Işık vardır. Erkekler ve kadınlar vardır. Yiyecek vardır. Restoranlar vardır. Hastalıklar… İş vardır. Trafik… Hepimizin bildiği günler. Nasıl hayal ediyorsak, öyle bir dünya.”
Hayatınızda her şey çok normal. Sabah kalkıp işe gidiyosunuz. Bütün gün belki bilgisayar başında belki ayakta belki de direksiyon başında zamanın nasıl geçtiğine inanamadan çalışıyosunuz. Akşam eve geliyorsunuz. Yemek ve iş dışında yaptığınız diğer aktiviteler ile gününüzü sonlandırıyosunuz. Her gün bir önceki günün aynısı iken bir anda duyularınızı teker teker kaybettiğiniz bir salgın baş gösteriyor. İşte 2011 yapımı Perfect Sense böyle bir film.
İlişkilerinde sorun yaşayan bir şef ve kendini işine adayan bir doktorun ilişkisi dünyada patlak veren amansız bir salgını aşabilecek mi? Ewan Mcgregor’un Michael adında yakışıklı bir şefi, güzeller güzeli Eva Green’in Susan adında soğuk ve aşka inancı kalmayan bir kadını canlandırdığı bu film özellikle yaşadığımız şu zor günlerde bizi birçok açıdan derinden etkileyecek.

Hayatın bir anda değişebileceği ve her şeyin eskisi gibi olmayacağını gözümüze sokan bu filmi hemen karantina filmleri listenize ekleyin.
SPOILER ALERT
Filmin başlarında Michael’ın tek gecelik ilişkisine yaptığı davranışı ile vurdumduymaz bir karakteri ve kadınlarla ilişkilerinde sıkıntıları olan bir adam olduğunu anlıyoruz. Susan da filmin başlarında “Erkeklerden Nefret Ediyorum” havasında takılan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki karakterin tanışmaları ve ilişkilerinin başlangıcı salgının başlarına denk geliyor.
Dünya’da yavaştan varlık gösteren salgında bir epidemiyolog olan Susan ilk vakalardan birine tanıklık ediyor. Susan ve çalışma arkadaşları salgının nereden çıktığı ve nasıl yayıldığı sorularının cevaplarını bulmaya çalışırken vakaların sayısında ciddi artış yaşanmaya başlıyor. Filmde insanlar üzerinde ilk koku duyusu işlevini kaybediyor. Koku duyusunun kaybedilmesinden önce insanların en çok üzüldüğü ve pişmanlık duyduğu olayları düşünüp ağlamalarının kokunun hafıza ile ilişkisine gönderme olduğunu düşünüyorum.

Yavaştan diğer duyu organları da açlık, öfke, sevgi gibi duygularının yoğunluğu ile teker teker işlevlerini yitiriyor. Böylesine güçlü bir salgında her geçen gün birbirlerine biraz daha bağlanan Michael ve Susan, bu salgının getirdikleri ile başa çıkmaya çalışıyorlar. Her şeye rağmen yaşama içgüdüsü, insanların bu yaşananlara alışmalarını ve hayatlarına devam etmelerini sağlıyor. Filmde buna en güzel örneklerden biri işitme duyusunun kaybedilmesinden sonra insanların görme duyusunun yokluğuna alıştırma yapmaları…
“Artık iki tür davranış biçimi var. Bir tanesi sokaklarda koşturup ellerine geçirebildikleri ne varsa alan insanlarınki. Dünyanın sonunun geldiğine inanan insanlarınki. Bir de diğer şekilde davranan insanlar var. İneklerini sağan çiftçiler. Görevlerinin başındaki askerler. Hayatın bir şekilde devam edeceğine inanan zaten aksi halde ne yapacaklarını bilemeyen insanlar.”
İşitme duyusunun kaybından önce insanların delice öfkelenmesi ve Dünya’da kaosun baş göstermesi filmin en hareketli bölümlerinden biriydi. Dünya’nın farklı yerlerindeki insanların her bir duyu kaybında nasıl tepki verdiklerinin yer alması da filme gerçekçi bir hava katmış. Sonunu az çok tahmin edebilmemize rağmen Michael ve Susan’ın karşı karşıya geldikleri o son sahnenin bu kadar çok etkilemesi ise filmin başarılı olduğu birçok özellikten biri.

Filmin başarılı olduğu bir diğer özellik ise kesinlikle müzikleri. Filmin müziklerinde Max Ritcher imzası var. On a Turning World, Monologue, Luminous ( filmin son sahnesinde çalan müzik) kalbe dokunan melodileriyle filmin atmosferine çok yakışmış.
Kısacası, yaşadığımız bu zor zamanlarda aşina olduğumuz birçok şeyi bu filmde bulacaksınız.


